Dünyada 1900’lü yılların ortasından itibaren nüfus artışı, küreselleşme, teknolojideki hızlı gelişme, gelir ve refah seviyesinin yükselmesi enerji tüketiminde bir artışa yol açmış, artan bu talebi karşılamanın en kolay yolu olarak da fosil yakıtlar görülmüştür. 1970’li yılların başında yaşanan petrol krizi ve sonrasında gelen petrol ambargoları süreci, gelişmiş batı ülkelerini enerji konusunda acil olarak önlemler almaya yöneltmiştir. Bu sürece acil müdahale olarak elektrik enerjisi üretiminde başta nükleer santraller olmak üzere alternatif kaynaklar arayışı ve enerji verimliliği çalışmaları gündeme gelmiştir. Fosil yakıt kaynaklarının sınırsız olmamasının yanında çevre kirliliği ve iklim değişikliği gibi etkenler enerji verimliliğine yönelmeyi dünya genelinde zorunlu hale getirmiştir. Zira enerji üretim ve tüketim süreçlerinde ortaya çıkan sera gazı emisyonu küresel ısınma ve iklim değişikliğinin en önemli nedenleri arasında olup, dünya genelinde atmosfere salınan sera gazlarının %44’ü binalarda ve endüstride oluşmaktadır. Binaların ve endüstrinin bu pastada en büyük dilimi almasının altında yatan nedenler kuşkusuz ki, buralarda kullanılan elektriğin %70’inin, ısı ve proses ihtiyaçlarının ise %90’ının hidrokarbonlardan sağlanmasıdır.
Doğal kaynakların sınırsız niteliklere sahip olduğu şeklindeki görüşün uzun zaman boyunca hakimiyetini sürdürmesinin ardından ortaya çıkan çevresel sorunlarla ve bu sorunların doğal yaşam üzerinde olumsuz etkiler yaratmaya başlamasıyla birlikte dünya genelinde bir çevre bilinci oluşmaya başlamıştır. Bu süreçte atılan ilk adım, 1988 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programı ve Dünya Meteoroloji Örgütü’nün desteğiyle kurulan Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’dir. Bu panel, insan kaynaklı iklim değişikliğinin anlaşılması konusuna ilişkin çeşitli bilimsel bilgilerin oluşturulmasını amaçlamıştır. 1992 Rio Zirvesi, insan kaynaklı iklim değişikliğinin ortaya çıkarmış olduğu sorunların anlaşılması ve bu sorunlara ilişkin çeşitli önlemlerin alınması gerekliliği üzerinde görüş birliğine varılmasına katkıda bulunan bir diğer önemli gelişmedir. Rio’daki Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda, “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” imzaya açılmıştır. 50 ülkenin imzasıyla yürürlüğe giren bu sözleşme, “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluk” ilkesi benimsenerek, ulusal ve bölgesel farklılıkları hesaba katarak, sözleşmenin tüm taraflarına insan kaynaklı sera gazı salımlarının azaltımı konusunda çeşitli yükümlülükler getirmiştir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ndeki yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin incelenmesi amacıyla da, her yıl tüm tarafların söz sahibi olduğu “Taraflar Konferansı” denilen organizasyonlar düzenlenmeye başlanmıştır.
Bu organizasyonların üçüncüsü olan ve 1997 yılında Japonya’nın Kyoto şehrinde düzenlenen Taraflar Konferansı, iklim değişikliğine yol açan sera gazı salımlarının azaltımı ve çeşitli mekanizmaların gündeme getirilmesi açısından diğerlerine göre daha önemli görülmekte olup, enerji verimliliği konusunda önemli bir milat kabul edilmektedir. Kyoto’da düzenlenen protokol gereği, özellikle taraf olan gelişmiş ülkeler orta vadede sera gazı salımlarını azaltmaya yönelik taahhütlerde bulunmuştur. Türkiye 2009 yılında Kyoto Protokolü’ne imza atmış olmakla beraber, günümüzde en fazla sera gazı salımına yol açan ABD ise hala protokole imza atmamıştır.
2000’li yıllardan itibaren özellikle gelişmiş ülkelerde enerji verimliliğine yönelik yasal düzenlemelerin ve zorunlulukların yanı sıra ciddi yatırımlar ve Ar-Ge çalışmaları yapılmakta olup, Dünya Bankası, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası vb. küresel finans kuruluşları tarafından konuya yönelik büyük miktarda fonlar sağlanmakla birlikte; Avrupa Komisyonu, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı vb. kurumların da enerji verimliliğini artırmaya yönelik hibe ve teşvik programları bulunmaktadır.
